DİĞER YAZILAR


08.07.2012 Tarihli Tasavvuf Sohbeti
01.04.1995 Tarihli Tasavvuf Sohbeti
23.09.1990 Tarihli Tasavvuf Sohbeti
26.04.2012 Tarihli Tasavvuf Sohbeti
06.03.2005 Tarihli Tasavvuf Sohbeti
05.05.1993 Tarihli Tasavvuf Sohbeti





05.05.1993 Tarihli Tasavvuf Sohbeti

Sayın Ahmet Ulukaya’nın 05.05.1993 tarihinde arkadaşlarıyla yaptığı sohbetlerden alınmıştır.

Bir kardeşimiz geçenlerde sordu: “Kitap alacağız, acaba hangi kitapları okusak faydalıdır?” dedim ki: “siz kitap okumayı bırakın da bizi okumaya gayret edin”. Bu espirili bir laf ama işin aslı bu. Şu âleme bir bakın! En büyük kitap kâinattır. İnsan da bu kâinatın süzülmüşüdür. Kâinatta ne varsa insanda bir benzeri var.

Tasavvufta ilim iki şekilde elde edilir. Birincisi kitaplardan okuyarak elde etmek. Akıl ve nakil yoluyla. Buna zahiri ilim de denir. Âlimlerimizin ilmi bu şekilde olur. Bu bize ne kadar lazımdır? Amel edecek kadar; dinimizi öğrenmek mecburiyetindeyiz.

İkincisine de Ledün ilmi, batın ilmi, ilham ilmi diyorlar. Gönüllerde, kalplerde hâsıl olan ilimdir. Gönül yoluyla görüp iman etmek. Bu gönüle ulaşabilmek için ahlakı düzeltmek gerekiyor. Nefsi terbiye etmek, tezkiye etmek gerekiyor. Öğrendiğimiz ilmi nefsimize tatbik etmek, uygulamak meselesi geliyor. Güzel ahlaka ulaşacağız. Önceleri zahiri azalarımızı kötülüklerden arındıracağız. Böylece ahlakımızı güzelleştireceğiz. Böylelikle ahlakı güzelleştirme, tezyin-süsleme mertebesine gelelim. Sonra kalbin tasfiye edilmesi gerekiyor. Kalpte Allah’tan gayrı ne varsa dışarı atmak gerekiyor. Asıl zor olan da bu oluyor.

Kalbimizi temizleyebilmek için de arzularımızı, isteklerimizi de yok etmek gerekiyor. Ne isteyeceğiz? Allah’ın bizim hakkımızda istediğini isteyeceğiz. Allah’ın hükmüne razı olacağız, teslimiyet göstereceğiz. Bu kolay bir şey değildir. Hâlbuki biz elimizi açıyoruz; “şunu şöyle yap, bunu böyle yap”; devamlı gönlümüz istek dolu.

Bu mülk Allah’ındır. Allah dilediğini dilediğine verir. Zenginlik verir, insanı imtihan eder. Bazıları diyecek ki: “Bize çok mal, zenginlik verdin sana ibadete fırsat bulamadık, şükredemedik.” Cenab-ı Allah da Süleyman Aleyhisselam’ı örnek gösterecek, diyecek ki: “Senin elindeki mal, Süleyman’ın elindekinden fazla mıydı; ama o şükredenlerden olmuştur.”

Biz tecrübelerimizle biliyoruz bazıları karnını zor doyuruyor, tekkeden zikirden uzak olmuyor. Eline üç kuruş geçince daha tekkeye yanaşmıyor. Allah’ı da unutuyor, Peygamberi de unutuyor.

Cenab-ı Allah yoksulluk veriyor, gene imtihan ediyor. Onlardan bir kısmının da yoksulluktan ayakları kayıyor. O gün diyecekler ki “Ya Rabbi! Bizim bu yoksulluğumuz ibadet etmemize engel oldu.” O zaman Cenab-ı Allah Yahya Aleyhisselam’ı, İsa Aleyhisselam’ı örnek gösterecek. İsa Aleyhisselam’ın ailesi, çocuğu, evi, bahçesi, tarlası yok. Bütün mülkü sırtındaki elbisesi. Akşam nerde olursa orada iki rekât namazı kılana kadar da sabah edermiş. İşte yoksulluktan şikâyetçi olanlara da bunu gösterecek.

Hz. Allah bazılarına da belalar, musibetler, hastalıklar veriyor. Onlar itiraza, inkâra, isyana düşüyorlar. Bir kısım insan da Allah’ın huzurunda bunu söyleyecek: “Ya Rabbi! Bize öyle belalar verdin ki, sabredemedik; belaların şiddetinden kulluk edemedik. O zaman da Cenab-ı Hakk Eyyub Aleyhisselam’ı gösterecek. “Sana verdiğim belalar Eyyub’a verdiğim belalardan daha mı şiddetliydi?” diye buyuracaktır.

İnananlar bilecekler ki zenginlik, fakirlik, bela, iftira içerisindeyken imtihandayız. Her hâlükârda da Allah’a teslimiyet göstereceğiz. Biz kulluğu sadece namaz kılmak, zikir çekmek, oruç tutmak, Hacc etmek gibi anlıyoruz. Bunlar da görevimizdir; ama kulluk nedir?

Kulluk: “Ya Rabbi! Nimetine şükredenlerden, belana sabredenlerden, verdiklerine razı olanlardan eyle” İşte kulluk bu üç cümlede toplanmıştır. Gerisi edebiyat yönüdür. Dua da bu üç cümleden ibarettir. Her şey Allah’ın dediği gibi olur. Bize düşen Allah’ın hükmüne teslim olmak, kader ve kazaya razı olmak, onların Allah’tan olduğunu bilip rıza ve teslimiyet göstermek.  Bu çok zor bir şey.  Nefsimize kabul ettirmeye çalışacağız. Bunu kendimize telkin edeceğiz.

Gönüllerimizi arıtırsak, gönüllerimizde aşk, vecd, şevk tecelli ederse bize lazım olan şeyler Cenab-ı Hakk tarafından gönüllerimize akıtılır, bildirilir. Bu gönlü elde edebilmek için aşkla, şevkle işe sarılmak gerekiyor. Sırf dünyalık işlerimizin iyi gitmesi, umduğumuz gibi olması için buralara gelmeyeceğiz. Niyetimiz Allah’ın rızası, hoşnutluğu olacak. Kadın – erkek, toplum olarak bu güzel ahlakımızı yitirmişiz. Kimsenin kimseye güveni, itimadı yok. Zengin fakiri, fakir zengini kollamıyor, tam bir dengesizlik var. Bir tarafta bir lokma ekmek mücadelesi, diğer tarafta bakıyorsun büyük bir lüks, saltanat içerisinde günde milyonlar harcayanlar var.

“Komşusu aç iken tok olarak uyuyan bizden değildir” hadis-i şerifi Müslümana hitap etmiyor mu? Tasavvufta ‘İsa ruhu’ vardır. Kendi ihtiyacı var iken başkasına tasadduk edebilmek. Yani bir günlük yiyecek ekmeğin var evde. Bir ihtiyaçlı geldi kapıyı çaldı. “Bacı evde çoluk çocuk aç, bize ekmek ver” dedi. Senin kendi ihtiyacın var iken o ekmeği verebilmek İsa ruhudur. Başkalarının menfaatini kendi menfaatine tercih etme, Müslüman ahlakı budur. Ama günümüzde Amerikan, İngiliz v.s ahlakı var, Hristiyan ahlakı var: “hep benim olsun”. Namaz kılarken, Hacc ederken ahlakı Müslüman ahlakı değil. Hep kendi menfaatimizi düşünüyoruz, karşımızdakini eziyoruz.

Aynayı tutup vatandaşa kendini gösterdiğin zaman “ben bu kadar çirkin miyim” diye korkacak. Aslında çirkiniz. Kur’an ahlakı, İslam ahlakı yok, hep menfaat var. Helal para yok, ihlas yok.

Mürid, mürşidini okuyacak. Her şeyi mürid mürşidinde bulacak. Bu irfan yok, içinizde ehli hal kimse, mana ehli kimse yok. Kitap okumakla bu iş olmaz. Aşkla yanmış bir gönül lazım ki hiçbir karşılık beklemeden, hiçbir sebebe bağlı olmadan sırf Allah’ın rızasını gözeteceğiz ve derse başlarken “İlahi ente maksudi ve rızake matlubi” diyeceksiniz. Bunu Allah’a bir edep olarak öğrenin, söyleyin. Bunu diyebilmek için yaptığımız ibadete hiçbir karşılık beklemeyecek bir olgunluğa gelmemiz lazım. Ama biz ibadetlerimize hep karşılık bekliyoruz.