DİĞER YAZILAR


08.07.2012 Tarihli Tasavvuf Sohbeti
01.04.1995 Tarihli Tasavvuf Sohbeti
23.09.1990 Tarihli Tasavvuf Sohbeti
26.04.2012 Tarihli Tasavvuf Sohbeti
06.03.2005 Tarihli Tasavvuf Sohbeti
05.05.1993 Tarihli Tasavvuf Sohbeti





06.03.2005 Tarihli Tasavvuf Sohbeti

Sayın Ahmet Ulukaya’nın 06.03.2005 tarihinde arkadaşlarıyla yaptığı sohbetin ubudiyet hususundaki kısmından alınmıştır.


Ubudiyet nedir, kulluk nedir, ne anıyoruz, nasıl olmalıdır konusuna değinmek isterdim, kafamda şekillenen şey buydu. Ama tabi buraya gelince işin şekli değişiyor.

Burada hizmetin çok yönlü olması gerekiyor. Tasavvuf bir tarafta evliya yetiştiren bir okul. Güzel ahlaka, kamil imana ulaştıran bir okul. Ama günümüzde bunun da ötesinde belki çok daha gerekli olarak insanların içini İslam’a ısındırmak için de hizmet yapıyor. Kamil manada bir ubudiyet yerine vatandaş iman ile imansızlık arasında bocalayıp duruyor. Allah var mı yok mu o arada bocalıyor. Dinden kopmuş, koparılmış bu sıkıntıyla uğraşıyor. Yani ibadetten son derece uzak.

Ahlak daha ciddiyet isteyen bir iş. Ciddi bir eğitim sürecinden, mücahade sürecinden geçmesi gereken bir iş güzel ahlak. Ama günümüz insanı ibadetten tamamen koparılmış. Veya kopmuş her neyse. Böyle bir toplumda, insanlara kardeşim namazını kıl demek onun içini namaza, abdeste, taate, ibadete alıştırmak birinci dereceden görevimiz. Kamil manada ibadetten, kamil manada ubudiyetten çok böyle bir dağınıklığın içinde buna ihtiyaç var. Tabi bu da bizi bir yerde asıl meseleden uzaklaştırıyor.

Şöyle bir teşbih yapmak gerekiyor ise; okuryazarlığı olmayan insanlar toplanmış başına, bu insanlara alfabeyi mi öğretmen gerek yoksa sosyoloji dersi mi vermen gerek? Hangisini yapacağız? Benim diyelim ki görevim sosyoloji dersi vermek, psikoloji, fizik dersi vermek. Ama çevremdeki insanlara bakıyorum okuryazarlığı yok. Okuryazarlığı olmayan bir insana öncelikle bunu öğretmek lazım değil mi? Abdest, namaz, gusül de bu işin alfabesi değil mi?

Kamil manada yapacağımız, başında da sonunda da Allah’a ibadet, taat. İbadetten, taatten kopmuş bir insana veradan bahsedersen, farktan söz edersen, cemden konuşursan adamın kafası karmakarışık olur. Demek ki öncelikle ibadetten kopmuş toplumun içini ısındıracak sohbetler yapmak gerekiyor. Bizim sohbetlerimize de çeşit çeşit insanlar geliyor. Hoş geldi, sefa geldi. Hepsi bizim kardeşimiz. Bize inanır-inanmaz, bizi sever-sevmez, La ilahe illallah diyen Muhammed Resullullah diyen bizim kardeşimiz. Biz bu mantıkla bakarız. Ama tabi çeşitli insanların gelmesiyle asıl konuyu konuşamıyoruz. Bu da bizim bir yerde gönlümüzü dağıtıyor. Sıkıntı yaratıyor. Üzgünüm.

Böyle deyince bu kardeşlerimizin gelmesinden rahatsız değiliz elbette çok memnun oluyoruz. Yeni yeni insanlarla karşılaşmak elbette güzel. Ama dediğim gibi sohbette bir ağırlık yapıyor. Gerçek manada ubudiyette ferdiyetini Allah’ta eriteceksin diyecektim (işin en can alıcı yeri bu) ama insan daha beş vakit namazını doğru düzgün kılamıyor.

2-3 gün önce sohbet CDlerinden bir tanesini izlemek için çektim. 1991 senesine ait. İnsan sevgisine dayalı şeyler konuşmuşum. Güzel şeyler konuşmuşum, bugün yine altına imzamı atarım. Ama sohbete girene kadar baya zorlanmışım. Sohbete girdikten sonra rahatlamışım. Niye? Çünkü bir tarafta 20 senedir dinleyen 60-70 yaşında adam, bir tarafta da üniversite talebeleri var. Böyle farklı kültürde sohbet yapmak elbette kolay değil.

Son zamanlarda Allah’tan sürekli niyaz ediyorum Ya Rabbi sükûtumu arttır. Ama bunda muvaffak olamıyoruz. Evimde gayet güzel uyguluyorum. Ama arkadaşlar arasında 5 dakika konuşmasam (arkadaşlar da alıştı sohbete) bir rahatsızlık oluyor. Huzursuzluk oluyor. Niye konuşmuyor acaba diye. Ama kolay değil konuşmak. Çünkü bir yerde kafamızı göstermek, bir yerde ayağımızı göstermek durumunda kalıyoruz.

Burada zaman zaman değindim. Biz hep menfaatimize hizmet eden bir Allah arıyoruz. Bizim işimizi şöyle yap, böyle yap. Tam avam bir mantıkla yaklaşıyoruz olaya. Hep şu işimizi şöyle yap, bu işimizi şöyle yap dediğimiz bir Allah inancı. Bu Allah’ın yerine Ya Rabbi! Biz ne yapalım ne edelim ki seni hoşnut edelim? Nasıl yapalım ki seni razı edelim? mantığını yerleştirmek gerekiyor. Bu tek cümle ama arada dağlar kadar fark var. Bunları yaşamak öyle söylendiği gibi kolay değil. Yani böyle bir mantığı yerleştirmek gerekiyor. Bizim kafamızda şekillenen Allah bu. Ya Rabbi şu işimizi şöyle yap bu işimizi böyle yap. Hep işler tıkırında gitsin. Bizim hep işimizi yapacak bir Allah var kafamızda. 

Bu ne oluyor? Nefsimiz için Allah’a ibadet etmiş oluyoruz. Bunun yerine Ya Rabbi sana ne yapalım da seni hoşnut edelim? Ne yapalım ki seni razı edelim? Namaz mı kılalım, hac mı yapalım, zekat mı verelim, fakir fukarayı mı doyuralım, öğrenciye mi yardım mı edelim de seni hoşnut edelim mantığını yerleştirmek lazım.

Bizim mürşit anlayışımız da böyle oluyor. Devamlı işlerimize yardımcı olsun, şu işimi şöyle yapsın, bu işimi böyle yapsın, işler hep tıkırında gitsin mantığında bir mürşit. Yani kafamızda böyle bir mürşit anlayış var. Yani bizi eğitsin, öğretsin, bilgilendirsin, kamil imana güzel ahlaka ulaştırsın, tevhide ulaştırsın, tevhid-i hakikiye ulaştırsın, devamlı bizim dünya işimizi kolaylaştırsın şeklinde bir mantıkla geliyoruz.

Mürşitlik öyle bir şey değil. Seni önce ne yapacaktır? Allah'ın yasak kıldığı şeyleri terk ettirecektir. Buna teşvik edecek, buna yönlendirecektir seni. Allah'ın emrettiği gibi yaşamaya yönlendirecek, güçlendirecek, motive edecek devamlı. Ondan sonra seni mücahadeden geçirecek, ahlakını düzeltecek. Ahlak güzelliği kitap okumakla olmaz güzel kardeşlerim. Salihlerin hayatını okudukça hevesleniriz biraz ama bu iş okumakla olmaz. Neyle olur? Mücahadeyle olur. Ondan sonra seni Allah'ı tanımanın, Allah'ı bilmenin, tevhid-i hakikinin mertebelerinden geçirecek. Tevhid-i efali yaşatacak, tevhid-i sıfatı öğretecek, tevhid-i hakikiye ulaştıracak. Mürşidin görevi bu. Bunu yaparken de insanların eziyetlerine, sıkıntılarına, baskılarına katlanacak, sabırlı olacak, ışık tutacak. Anlatabiliyor muyum arkadaşlar? Ben elbette burada size daha yumuşak şeyler konuşabilirim ama meselenin özü bu.

Bizim görevimiz Allah'ı razı ve hoşnut edecek amelleri yapmak. Duamız kabul edilmiyor. Edilmeyebilir. Duamız kabul edilmediği zaman Hak’tan yüz çevirme hakkına sahip değiliz. Ben yanlış-hatalı iş yaptım, hatalı işlerim oldu; bu yine sana İslam'dan-Kuran'dan yüz çevirme hakkı vermez. Sen inandığın davada kararlı ve sabırlı olacaksın. Allah ve Resulünden yüz çevirmeyeceğiz. Samimi ve kararlı olacağız. Benim şöyle bir sözüm var: Döneklik yapamam sevdim bir kere. Sevdikten sonra döneklik yapmayacağız. Hz. Allah bizi belalarla-sıkıntılarla imtihan edebilir. Kararlı olacağız, samimi olacağız. Bizim olgunlaşmamız, kemale ermemiz sadece tesbih çekmekle olmaz kardeşlerim. Bu kulluğun gereklerindendir, bu yolda olsak da olmasak da yapmamız gereken şeylerdir.

Bizim olgunlaşmamız kemale ermemiz biraz da sıkıntılarla olur. Allah'ın terbiye ettiği, olgunlaştırdığı insanların hayatlarına bakın bakalım. Velilere bir bakın. Onlar belalardan, sıkıntılardan geçmiş, gözyaşı dökmüşler, gururları kırılmış, acı çekmişler, ezilmişler. Sen bunların hiç birine katlanmadan, alnın terlemeden, bir gece uykusuz kalmadan onların nail olduğu lütufa erişmek istiyorsun. Olmaz. Adetullah öyle değil. Kararlı ve sabırlı olacağız.

Ünlü velilerden Şeyh Şibli var. Bağdat'ta yaşamış. Allah nasip etti kabrini ziyaret ettim bu zatın. Evliyaların incisi diyorlar. Bir gün kapısının önüne çıkmış bir grup insan geliyor sohbetine. Bunlara taş atıyor. Taşlıyor. Bu taş attıkça millet kaçışıyor. Ama biri kapıya yapışıyor. O kaçanları bırakıyor, kapıya yapışanı tutuyor içeri alıyor. “Bizim taşımıza razı olan sohbetimize nail olur” diyor. Şimdi buradaki inceliği görüyor musunuz? Yani ötekiler kuru kalabalık. Bunlarla uğraşmaya yorulmaya değmez diyor. Ama şimdi içinde bulunduğumuz sosyal yapı çok farklı. Yani 1995 yılında da söylemişim, adama beş vakit namazı kıldırmak için birçok defa sırtını kaşıyoruz. Sırtını sıvazlamasan adam beş vakit namazdan da kopacak. Zor bir hizmet yapılıyor yani. Gönül isterdi ki ubudiyetten söz edelim.